Yaratıcı gençlik platformu

YouTube’un yıllar içinde geçirdiği evrim

Video barımdırma platformu YouTube, Facebook’tan sonra dünyanın en fazla ziyaret edilen web sitesi. 15 Şubat 2005'te 3 eski PayPal çalışanı – Steve Chen, Chad Hurley ve Jawed Karim – tarafından kuruluna platformun tasarımı yıllar içinde epey değişim geçirdi. 4096 kanalı da YouTube’un geçirdiği bu evrimi The Evolution of YouTube adındaki video ile takipçilerine sunuyor.

Tramvaydan daha hızlı koşabilir misiniz?

Toplu taşıma araçları her ne kadar hayatımızın en büyük kurtarıcıları olsa da günlük yaşantımızdan geriye kalan zamanlarda iş ya da diğer nedenlerden ötürü harekete geçtiğimiz anlar epey sınırlı. Hal böyle iken spor ve sağlıklı yaşamın önemi de bizler için giderek artıyor.

Kinetix de merkezine sağlıklı yaşamı oturttuğu #HareketliYaşa iletişimi doğrultusunda Milli Atlet Berkay Çalık ile YouTube’un popüler challangelarından biri olan Race the Tube akımına yeni bir boyut getirdi. İnsanlar, kafalarına GoPro takarak indikleri vagona bir sonraki istasyonda koşarak yetişmeye çalışırken Berkay Çalık, Karaköy – Sultanahmet arasında tam 4 istasyon koşarak bu akımda yeni bir rekora imza attı.

Berkay’ın kişisel hesaplarından paylaştığı challange videosu kısa sürede internetin en popüler video paylaşım mecraları Cezmi Kalorifer ile İçkiliydi Bilmem Ne sayfalarına düşerek 1,5 milyondan fazla kişi tarafından izlenildi; 4.000’in üzerinde tekil paylaşım ile 2.000’in üzerinde yorum aldı.

Videonun virale dönüşmesinin ardından konu Ekşi Sözlük’e sıçradı ve yazarlar Karaköy – Sultanahmet arası tramvayla yarışan eleman başlığını açarak onlarca entry girişinde bulundu. İnternette ışık hızı ile yayılan viral video sonrasında ise CNN Türk, NTV ve Milliyet gibi ana akım medya internet portallarında kendine yer buldu.

Kinetix ile Race the Tube furyasında çıtayı bir üst noktaya taşıyan proje Cosmos imzası taşıyor.

Künye
Reklamveren Kinetix
Ajans Cosmos
Kreatif Ekip Erhan Çırak, Özer Kurt, İbrahim Yıldız, Ömer Arısoy
Müşteri Ekibi Çağrı Erdoğan, Ömer Atayman
Marka Ekibi Selin İşlek, Çisel Sözen, Atalay Altun
Prodüksiyon Ajansı Profabrika

SF MOMA, mesajlarınıza sanat eseriyle cevap veriyor

San Francisco Museum of Modern Art sanatseverler için ilginç bir projeye imza atıyor. Send Me SFMOMA isimli projede tek bir sözcük veya emoji ile sanat telefonunuza geliyor.

1935’te kurulan müzede eğer sanata merakınız varsa ve özellikle aradığınız bir eser de varsa hemen hemen 11 km süren bir yolculuğa hazır olun. SF MOMA, şu anda 34.678 farklı resim parçasına ev sahipliği yapıyor. Ancak bütün bu eserlerin hepsini görmek isteyerek yola çıkarsanız sadece %5’ini görme imkanına erişebiliyorsunuz. Müze de bu soruna bir çare olmak ve sanata belki de biraz daha ilgi çekmek için teknolojiyi kullanıyor ve oldukça ilginç bir proje başlatıyor. Send Me SFMOMA projesinde “send me” yazdıktan sonra bir sözcük yazıyorsunuz: kuş, okyanus gibi ve müzeden bu sözcüğün geçtiği bir sanat eserinin fotoğrafı bilgileriyle beraber yanıt olarak geliyor. “Send me”den sonra emojiler de kullanabilirsiniz ama her zaman başarılı bir sonuç alamayabilirsiniz.

Dünyaya farklı bir açıdan bakın

Fernando Livschitz’in yönettiği “Perspective” adındaki kısa filmde gerçeklikten koparak her gün karşılaştığımız manzaraların dönüşüm geçirmiş olduğunu görüyoruz. Birbiriyle uyumlu bir şekilde ilerleyen rengarenk vagonlar, pastel renkleriyle göz kamaştıran uçaklar, suyun içinde olsalar da muntazam görünen evler, atları olmadan havada süzülerek yarışan jokeyler ve daha birçok acayip sahne bunlardan sadece bazıları. “Bir gün uyandım ve her şeyi farklı bir açıdan görmeye başladım” cümlesiyle başlayan neşeli filmin yapımcılığını ise Black Sheep Films şirketi üstlendi.

Etrafınıza bir göz gezdirip hayal gücünüzü serbest bırakarak birbirinden absürt sahneleri hayal ettiğiniz günler sadece çocukluğunuzda kalmasın diye siz de aşağıdaki filmden ilham alabilirsiniz.

Dronestagram ve National Geographic en iyi kareleri seçti

Drone fotoğrafları paylaşım sitesi Dronestagram, National Geographic’le iş birliği kurarak dünya çapından başvuru yapan binlerce fotoğraf arasından en iyilerini seçti.

İnsan, Doğa ve Şehir kategorilerine ayrılan yarışmada etkileyici açılardan çekilen binlerce fotoğraf kıyasıya yarıştı. Bu fotoğraflar arasında Transilvanya’nın dolambaçlı yollarından Vietnam’ın zambaklarla dolu göllerine kadar havadan çekilmiş en iyi kareleri görmeniz mümkün.

Aşağıda kazananları sırasıyla görebilirsiniz. (Üstteki fotoğraf İnsan kategorisinde birincilik kazanan çalışma.)


İnsan kategorisinde ikincilik kazanan çalışma


İnsan kategorisinde üçüncülük kazanan çalışma


Doğa kategorisinde birincilik kazanan çalışma


Doğa kategorisinde ikincilik kazanan çalışma


Doğa kategorisinde üçüncülük kazanan çalışma


Şehir kategorisinde birincilik kazanan çalışma


Şehir kategorisinde ikincilik kazanan çalışma


Şehir kategorisinde üçüncülük kazanan çalışma

Aşağıdaki üç fotoğraf da Yaratıcı kategorisinin kazanları.

Kaynak: designboom

Herkes Frida Kahlo oluyor

Brezilyalı fotoğrafçı Camila Fontenele de Miranda, Meksikalı efsane ressam Frida Kahlo ile arasında güçlü bir bağ olduğuna inanıyor.

Çalışmaları sürreal olarak nitelendirilse de Frida Kahlo, her zaman gerçeği ve özellikle duyduğu fiziksel acıyı çalışmalarına yansıttığını savunuyor; bunu da renkli ve canlı resimler yaparak başarıyor. Çiçeklerden yapılmış taçları ve kalın kaşları ile bir sembol haline gelmiş sanatçının güçlü karakterinden ilham alan fotoğrafçı da, “Frida Kahlo bana hayal kurabilmenin ve güçlü olmanın mümkün olduğunu gösterdi. İçinde o kadar acı varken yine de bir umut kıvılcımı gibi resimlerinde ve kıyafetlerinde canlı renkler kullanıyordu” diyor. Frida’ya karşı duygularını kelimelerle ifade edemediğini paylaşan Camila, bunu fotoğraflar aracılığıyla yapmaya karar veriyor ve ortaya “Todos Podem Ser Frida” (Herkes Frida Olabilir) çalışması çıkıyor. Çalışmada 6 000 kişi Frida gibi giyinerek ve makyaj yaparak fotoğrafçının karşısına geçiyor ve en az Frida kadar dayanıklı ve güçlü görünmeyi başarıyor.

Aşağıda bu fotoğrafların bir kısmını görebilir daha fazlası için fotoğrafçının Instagram ve Facebook sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.

Dave Made a Maze’den çılgın bir fragman geldi

Önümüzdeki ay gösterime girecek olan Bill Watterson’ın sürreal ve absürt filmi Dave Made a Maze’in ilk fragmanı yayınlandı.

Biraz Michel Gondry filmlerini anımsatan bu film, kariyerinde pek başarılı olamamış Dave adındaki sanatçının oturma odasının ortasına kartondan kale benzeri bir labirent inşa etmesi ve içinde kaybolmasıyla başlıyor. Dışarıdan bakınca küçük bir ev gibi görünse de içine girince ne kadar büyük olduğunu görüyoruz. Dave’i oradan çıkarmaya kararlı olan sevgilisi ve arkadaşları onu kurtarmak için labirentin içine giriyor ve maceralar başlıyor.

Kirsten Vangsness, John Hennigan, Stephanie Allynne gibi oyuncuların yer aldığı bu kaçık filmin fragmanını aşağıda izleyebilirsiniz.

Kış gibi bir öğle yemeği arası geliyor

Game of Thrones’un yeni sezonuna sayılı günler kaldı ancak fantastik dizinin en sevilen karakterlerinden biri olan Hodor’u bu sezon ekranlarda göremeyebilirsiniz. Biz, hayatta mı değil mi, bir daha onu görür müyüz diye düşünürken Hodor, hayatına KFC çalışanı olarak devam ediyor.

BBH’in KFC için hazırladığı çılgın reklamda Hodor, fast food zincirinin bir restoranında kasanın arkasına geçmiş gelen bir yığın müşteriye hizmet veriyor ya da daha doğrusu vermeye çalışıyor. Ardı arkası kesilmeyen insan seliyle başa çıkamayan kahramanımız her seferinde aynı siparişi – "Chicken with fries " – alması üzerine serseme dönüyor ve sipariş "Chicken with rice"a dönüşüyor. Bu sayede marka yeni daha sağlıklı yemek çeşidini tanıtmış oluyor.

Künye
Reklamveren KFC
Ajans BBH
Yaratıcı Ekip Alex King, Andrew Jordan
Kreatif Direktör Hamish Pinnell
Stratejistler Jill Cummings, Jack Colchester
Strateji Yönetmeni Fernando Ribeiro
Yapımcı Jack Howard
Yapım Şirketi Mindseye
Yönetmen Ben Taylor

İskandinavya Turu, Part 1: İsveç!

İskandinav ülkelerine gitmek benim için başlı başına bir hayaldi ve bu hayalimi gerçekleştirdiğime hala inanamıyorum. Bu ayki yazımda iki şehrine gittiğim İsveç’i anlatıyorum.

Tuba Erva Arıcı (19)
Öğrenci

 

İsveç’e ilk gidişim Ocak ayının sonunda Malmö şehrineydi. Ben efsane bir soğuk bekliyordum İskandinav ülkesi ve kış olduğu için ama artık Letonya’da -30’u gördükten sonra soğuk anlayışım değişmişti. Malmö’ye indiğimizde hava günlük güneşlikti, yine soğuktu tabii ki ama “donuyorum” dediğimi hatırlamıyorum. Malmö minnacık çok tatlı bir şehir. Bir gün ayırmanız yeter eğer gidecek olursanız. Genellikle Malmö, Kopenhag’a yakınlığından dolayı tercih ediliyor ki bizim de Malmö’yü seçmemizin asıl nedeni buydu. Aklınızda yoksa bile Malmö’ye gelmişken Kopenhag’a gitmemezlik yapmayın, Malmö-Kopenhag arası yaklaşık 35-40 dakika otobüsle. Malmö’de çok fazla görülecek şey olduğunu söyleyemem, şehirdeki en önemli görülecek noktalardan birisi İskandinavya’daki en uzun bina olan Turning Torso. Biz içine girmeye çalıştık ama almıyorlar maalesef. Ne anlamı var en üst katına çıkıp Malmö’yü izleyemedikten sonra en uzun bina olmasının. Liman şehri olduğu için Turning Torso’yu gördükten sonra sahil tarafına gidip yeşil ve mavinin birbiriyle mükemmel uyumunu izleyebilirsiniz. Şehrin her yerinde parklar var, eğer gittiğinizde hava güzelse parklarda şehirdeki huzurun tadını çıkartabilirsiniz. Slottstradgarden isimli bahçe bizim çok hoşumuza gitmişti. Bahçenin içindeki yel değirmenleri bahçeye çok güzel bir hava katıyor.

İsveç’e ikinci gidişim Mayıs ayında, ülkenin başkenti olan Stockholm’e idi. İsveç’e bir daha gidemem diye düşünürken arkadaşlarımın “Biz gidiyoruz hadi sen de gelsene” çağrısıyla çantamı toplayıp gitmem bir oldu. Öncesinde Stockholm’e giden arkadaşlarım Stockholm’ü öyle bir anlatmışlardı ki çok büyük bir beklentiyle gittim ve beklediğimi aldım. Keşke çok daha fazla zamanım olsaydı Stockholm’ü hissetmek için. Şehrin her yeri birbirinden daha güzel. Her an denizle yanyasınız,  benim gibi deniz aşığıysanız bundan güzel bir şey olabileceğini düşünmüyorum. Her sokağında bambaşka hikayeler bekliyor sizi. Şehir adalara ayrılmış bir şekilde ama hepsi birbirine çok yakın. Oldtown’ın olduğu ada en güzeli bence çünkü çoğu şey orada. Ama diğer adalarda da çok güzel parklar ve müzeler var.

Stockholm ayrıca metro istasyonlarıyla da ünlü bir şehir. Her istasyon farklı şekillerde dizayn edilmiş. Biz tam tamına üç saatimizi metro istasyonlarını görmek için harcadık. Bu kadar zaman almasının nedeni bizim yanlış trene binip bambaşka bir yere gitmemizdi. Biz trende gitmek istediğimiz yeri bulmaya çalışırken bir İsveçli bize yardım edebileceğini söyleyip harita üzerinden en kısa yolu anlattı. Sonrasında yine yolumuzu kaybettiğimiz bir anda görevliler bize yardım ettiler ve çok sıcakkanlılardı. Bu tarz küçük şeyler ülke ve insanları hakkında çok güzel bir anı bırakıyor aklınızda ve tekrardan gitmek istiyorsunuz. Stockholm’ü gerçekten görmek istiyorsanız minimum üç günü gözden çıkartmanız gerek.

 Bence şehri en güzel gezmenin yollarından biri “free walking tour”lara katılmak. Sırf Stockholm için geçerli değil bu, tüm gittiğim şehirlerde free walking tour’lara katılmaya çalıştım. Çünkü bence şehri o zaman en güzel şekilde anlıyorsunuz. Free walking tour nedir diye soracak olursanız; gönüllü olarak bu işi yapan bir kuruluş ve çoğu şehirde de var. Şehrin belirli bir yerinde belirli bir saatte başlayan bu turlar, adı üstünde bedava. Ortalama olarak 1.30-2 saat sürüyorlar. Turlar genelde şehrin yerlileri tarafından ya da şehri çok iyi tanıyan insanlar tarafından yapıldığı için şehir hakkında başka yerlerde duyamayacağınız hikayeler duyabilir, çok ilginç şeyler öğrenebilirsiniz. Mesela ben İsveç prensesinin eşiyle spor salonunda tanıştığını, evlenebilmeleri için sevgilisinin iki senelik süren “prenslik kursu”na tabi tutulduğunu öğrendim. Turun sonunda tur görevlisine bağış yapmak sizin elinizde. İsterseniz 1 Euro da bırakabilirsiniz, 50 Euro da.

İsveç ile ilgili birkaç sorun var. İlki, Stockholm’e Mayıs ayında gitmiş olmamıza rağmen delicesine kar yağmasıydı. Gezerken biraz sıkıntı çektik bu yüzden. Gidilecekse eğer gidilmesi gereken zaman Temmuz-Ağustos olmalı diye düşünüyorum. İkincisi ise ülkenin çok pahalı olması. Benim gibi yiyeceklerinizi önceden hazırlayıp, akşam yemeklerinizi de kaldığınız hostelde kendiniz yaparsanız finansal konuda çok sıkıntı çekeceğinizi düşünmüyorum.

İskandinavya turumuzun ilk durağı olan İsveç hakkında söyleyeceklerim bu kadar. İskandinavya turumuzun ikinci durağı olan Norveç yazımı gelecek sayıda okumayı unutmayın!

 

Bu yazı ilk olarak JR. by Campaign Haziran 2017 sayısında yayımlandı.

 

Kurumsal kısır döngü

Hafta başında aldığınız kararlar hafta sonuna bir türlü ulaşmıyorsa, Salı günlerinin sizin için de ayrı bir yeri varsa, kurumsal kısır döngüye hoşgeldiniz.

Erge Güçlü

Business Intelligence Executive,

MEC / groupM​

 

 

Haftanın günleri, kurumsallığımızın verdiği yetkiye dayanarak kısır bir döngüye dönüştü. “Bugün hangi gün” dediğimiz ilkokul yaz tatillerinin üzerinden bir hayli zaman geçti çünkü. Her ne kadar yaratıcı kurumsallar olarak sektörümüzden dolayı biraz daha şanslı olsak da bu şans kısır döngüye dahil olmadığımız anlamına gelmiyor.

Thinkwithgoogle verilerine göre Salı günleri en çok fitness videosu izlenen gün.

Diğer kategorilerdeki video içeriklerinin haftasonuna doğru izlenme oranı artarken fitness videoları tam tersi olarak düşüyor.  #Mondaymotivation yerini #TransformationTuesday’e bırakıyor.

Peki Salı günlerini özel yapan ne?

Her birimiz haftaya aynı motivasyonla başlıyor ve  “Salı” günlerini Pazartesi aldığımız kararların arkasında durma günü ilan ediyoruz. Hikaye buraya kadar çok güzel ilerliyor ancak Salı günkü irademizi haftanın diğer günlerine taşıyamıyoruz. Evet, her Pazartesi aramızdan birileri diyete başlıyor, sağlıklı beslenme kararı alıyor, enerjisini yüksek tutmayı planlıyor, pozitifliğe inanıyor ve bu hafta boyunca sporu aksatmamaya karar veriyor. Salı günleri ise Pazartesi aldığı karar her ne ise peşinden gidiyor. Ancak haftanın diğer günleri için aynı şeyleri söyleyemiyoruz.

Küçük Cumartesi denilen haftanın tam ortası sevgili “Çarşamba”larda dışarı çıkmayı pek seviyoruz. Çarşamba günleri Cumartesi günleri gibi  dolu oluyor mekanlar. Kendimizi şımartmamız gerek çünkü haftanın tam ortasına gelebilmişiz. Cuma ufukta gözüküyor. Neden dışarı çıkmayalım ki? Haftanın başında aldığımız kararlar biraz bekleyebilir.

Perşembe günleri WhatsApp gruplarında Cuma planları yapılırken akabinde eski tatlı günlerimizden #tbt’ler için Instagram’dan filtre seçiliyor.

Cuma ve Cumartesi, Pazartesi aldığımız kararlardan komple bağımsız olarak eğlenmemize, keyfimize bakıyoruz. Burada bir haketmişlik olduğunu düşünüyoruz çünkü. Hafta içi yaşadığımız iyi, kötü, başarı, başarısızlık, stres ve her ne var ise hepsini kutlamalı ya da unutmalıyız. #saturdaynight #friday #friyay hashtagleri boş kalmamalı.  

Pazar günlerini ise 2 aşamalı olarak yaşıyoruz. İlk kısım dün gecenin konuşulduğu mutlu & geç kahvaltılardan oluşuyor. İkinci kısım ilk kısım kadar çekici değil. Akşamüzeri yaklaştıkça bu mutluluk yerini Pazartesi depresifliğine bırakıyor.

İşte bizim kısır döngümüz bu. Her hafta başa sarıyoruz. Başa sarmayı seviyoruz. Her hafta farklı etkinlik ya da içeriklerle bezenen monoton döngümüze dokunmuyoruz ki bozulmasın dengemiz. Denge önemli. Denge, düzen demek ve kurumsallık dediğimiz düzenden beslenir.

 

Bu yazı ilk olarak JR. by Campaign Haziran 2017 sayısında yayımlanmıştır.